Konstantinopolis’ten İstanbul’a Bir şehrin bin yıllık gelişim hikâyesi nasıl anlatılabilir ve tarihin önemli dönüm noktaları sınırlı bir sergide nasıl özetlenebilir? Londra’daki Victoria ve Albert Müzesi, 7 Kasım Cumartesi günü ziyaretçilere kapılarını açacak olan “Konstantinopolis’ten İstanbul’a: Tek Şehir, İki İmparatorluk” adlı sergiyle tam da bunu yapmaya çalışıyor.
Konstantinopolis’ten İstanbul’a
Bu, tarih, sanat, din, siyaset ve toplumsal yaşamı tek bir mekânda bir araya getirmek gibi oldukça zor bir görev. Sergi, daha önce hiç sergilenmemiş bazı nadir tarihî eserlerin yanı sıra yabancı kurumlardan ödünç alınan parçalarla da bu zorluğun üstesinden gelmeye çalışıyor.
Başlangıç
Sergiye girdiğimizde, günümüz İstanbul’unu tüm canlılığıyla yansıtan etkileyici ve sürükleyici bir sunumla karşılaşıyoruz. Şehrin kendine özgü binaları, Boğaz’ın dalgaları ve sokakların hareketli sesleriyle hazırlanan bu görüntü, ziyaretçiyi doğrudan İstanbul’un atmosferine taşıyor ve şehrin farklı yönlerini keşfetmeye hazırlıyor.

Sergi, tarihî ayrıntılara inerek şehrin kuruluşundan başlıyor ve yüzyıllar boyunca değişen isimlerini ele alıyor. İmparator I. Konstantin, MS 330 yılında şehre “Yeni Roma” adını vermişti. Ancak bu isim kısa sürede yerini “Konstantinopolis”e bıraktı. “İstanbul” adı ise resmî olarak Türkiye Cumhuriyeti döneminde, 1930 yılında şehrin adı hâline gelmeden önce yüzyıllar boyunca halk arasında ve diğer isimlerle birlikte kullanılıyordu.
Şehrin ayrıntılarını ve eski surlarını tasvir eden çizimlerin ardından, kentin sosyal ve siyasi merkezi olan Hipodrom’a ulaşıyoruz. Hipodromdan günümüze kalan eserlerden
Writing
Gökyüzünden Yeryüzüne
İstanbul’un tarihinden söz ederken dinin kültür, sanat ve mimari üzerindeki etkisinden bahsetmemek mümkün değil. Sergide bazı ikonaların yanı sıra, içinde küçük bir Meryem Ana heykelciğini barındıran etkileyici bir kaya kristali eseri ve daha pek çok tarihî parça yer alıyor.
Sergi, dinî tasvirlerin figüratif anlatımdan sembolik anlatıma doğru geçirdiği değişimi de gözler önüne seriyor. Bu dönüşümü, Osmanlı’nın İstanbul’u fethetmesinin ardından kiliseden camiye dönüştürülen Ayasofya’ya ait görsellerde de görmek mümkün.

Sergide aktarılan bilgilere göre Osmanlılar, Ayasofya’nın eşsiz mimarisine ve tarihî önemine büyük değer veriyordu. 1847 yılında Sultan Abdülmecid, yapının restorasyonu için Avrupa’dan iki mimarı, Gaspare Fossati ve Giuseppe Fossati’yi görevlendirdi.
Fossati kardeşlerin hazırladığı çizimler sayesinde Batılı ziyaretçiler, Ayasofya’nın iç mekânını ilk kez görme fırsatı buldu. Restorasyon çalışmaları sırasında, aralarında Meryem Ana tasvirlerinin de bulunduğu, üzeri kapatılmış çok sayıda Bizans mozaiği ortaya çıkarıldı.
Sergide Ayasofya, yalnızca simgesel bir tarihî yapı olarak değil, aynı zamanda İstanbul’daki farklı yapıların, özellikle de camilerin mimari gelişimini etkileyen önemli bir örnek olarak ele alınıyor.
Tek Şehir, Birden Fazla Din
“Tek Şehir, Birden Fazla Din” başlıklı bölümde, farklı dinlere ev sahipliği yapmış İstanbul’un çok kültürlü tarihini anlatan el yazmaları, Kur’an-ı Kerim nüshaları ve diğer tarihî eserler sergileniyor.
Bu eserler arasında, müzenin koleksiyonunda bulunan ve 1650-1700 yılları arasına tarihlenen bir Kur’an-ı Kerim nüshası da yer alıyor. Hemen yanında Kâbe’yi ve Mescid-i Haram’ı tasvir eden bir seramik pano bulunuyor.
Bölümün dikkat çeken eserlerinden biri ise ahşap, fildişi ve sedef kullanılarak yapılmış, oldukça büyük boyutlardaki bir Kur’an muhafazası. Birden fazla ciltten oluşan Kur’an-ı Kerim’i saklamak üzere tasarlanan bu özel sandığın, Ayasofya Camii’ndeki Sultan I. Mahmud Kütüphanesi için özel olarak üretildiği biliniyor.
Writing
İhtişam ve Zenginlik
İstanbul tarihinin bir başka yönü ise sanat, giyim ve mimaride kendini gösteren ihtişam ve zenginliktir. Bu dönemde altın, fildişi, mermer ve bronz gibi değerli malzemeler kullanılarak lüks eserler üreten imparatorluk atölyeleri önemli bir rol oynuyordu. İpek ise nadirliği ve yüksek değeriyle şehrin en önemli ve seçkin ürünlerinden biri olarak öne çıkıyordu.
Sergi, bu bölümde saraylara, kıyafetlere ve tekstil ürünlerine yönelerek ziyaretçilere dönemin ihtişamı ve zenginliğinden bir kesit sunuyor. Bizans yönetiminden Osmanlı yönetimine uzanan tarihsel süreçte, Topkapı Sarayı Müzesi’nin ve farklı saray koleksiyonlarının hazinelerinden seçilen eserler, o dönemin ustalığını, ihtişamını ve zenginliğini gözler önüne seriyor.
İmparatorluk atmosferini yansıtmak için gücü ve egemenliği simgeleyen törenler ve resmî geçit törenlerinin ayrıntılarına da yer veriliyor. Bu bölümde, Osmanlı İmparatorluğu’na ait bir resmî geçit törenini tüm ayrıntılarıyla tasvir eden resimli bir tomar dikkat çekiyor.
Resmî törenlerden daha küçük çaplı geleneklere uzanan sergide, “Beşik Alayı” olarak bilinen tören de ele alınıyor. Bu gelenekte, hükümdar ailesine yeni katılan bir bebeğe hediye edilmek üzere mücevherlerle süslenmiş bir beşik, saraydan alınarak şehir sokaklarında tören eşliğinde taşınıyordu.
Bu geleneğin bir örneği olarak, İstanbul’daki Topkapı Sarayı Müzesi koleksiyonunda bulunan, ceviz ağacından yapılmış ve sedef kakmalarla süslenmiş bir beşik de sergide ziyaretçilerin beğenisine sunuluyor.
okuyabilirsiniz:İstanbul’un Tarihi Kendi Adına Konuşuyor: Yüzyıllara Meydan Okuyan Bir Şehir

